27 Kasım 2007 Salı

İNGİLİZ KRALINA VERİLEN ZİYAFET............



İngiliz kralı 7. Edward, İstanbul'a Atatürk'ü ziyarete
geldiği zaman Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten
önce: "Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetlerin nasıl olduğunu
bilen birini ya da bir aşçı bulunuz!" dedi.Sonunda bu sofra düzenini bilen bir kişiden
öğrenerek sofrayI o biçimde düzene koydular. Kral, akşam sofraya oturunca kendini
kral sarayında sanarak memnun oldu.
Atatürk'e dönerek "Sizi kutlar ve size teşekkür ederim.
Kendimi İngiltere'de sandım." diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekteydi. Bunlardan biri
heyecanlanarak elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı.
..........Yemekler de halılara dağıldı.
Türk konuklar utançlarından kıpkırmızı kesildi.
Ancak Atatürk Kral'ın kulağına eğilerek
"Bu Ulusa her şeyi öğrettim, ancak uşaklığı
öğretemedim
!" dedi

21 Kasım 2007 Çarşamba

Kızılderili Reis


Yaşlı Kızılderili Reis kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı.

Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.”

“Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

“İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”

Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

“Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:

“Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!”

16 Kasım 2007 Cuma

400 YIL SONRASINA ÇÖZÜM ÜRETEN SORUMLULUK DUYGUSU.


Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebasi Cami'nin 1990'lı yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir insaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv'de şöyle anlatmıştı.

Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu.

Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaa edildiiini öğrenmiştik, fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu.

Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktı k.

Kalıbı soktuk. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık.

Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş
beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı.

Şunları söylüyordu. "Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri
nasıl inşaa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum". "Koca Sinan mektubunda
böyle başladıktan sonra o kemeri inşaa ettikleri taşları Anadolunun
neresinden getirttiklerini söylerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir
biçimde kemerin inşaasını anlatıyordu.

Bu mektup bir insanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir.

Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir.

Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olanı 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur..

11 Kasım 2007 Pazar

Babasının Çanakkale'de ne işi varmış?


Cumhuriyet'in ilânından sonra İstanbul'da bir resepsiyon verilir. Tüm
dünya ülkelerinin elçileri ve ateşeleri de davet edilir. Davet güzel bir
şekilde devam etmektedir fakat İngiliz ateşesi olan binbaşının bakışları
Mustafa Kemal'in gözünden kaçmaz. bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya devam etmektedir. Ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir.

Yaver İngiliz ataşesi ile görüştükten sonra Mustafa Kemal'e şu bilgiyi verir:
-Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana
Mustafa Kemal Çanakkale'de babamı öldürdü dedi.

Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:
- Git sor bakalım babasının Çanakkale'de ne işi varmış?.....